Fıkıh (İslam Hukuku) Nedir? Tevbe Suresi 122. Ayet Tefsiri

Fıkıh terimi kısaca: bir hususu derinlemesine anlayıp ve sonra gereğini yapmaya denir. Böyle derinlemesine vakıf olup gereğine yapana ise Fakih denir.  

Fıkıh için iki şey gereklidir. 

  1. İlim 
  2. Amel 

Bunlardan birisi olmaz ise bu kimselere Fakih denmez. 

Fakih, ilmi en ince ayrıntısına kadar inceleyip ezberleyen ve bildikleri ile amel edene denir. 

Bildikleri ile amel etmeyenler ne fıkıhtan haberdar ne de fakihtirler. 

Fıkıh Terimi Nedir ve Ne Anlama Gelir? 

Günümüzde fıkıh nedir sorusuna dini hükümler bütünü (farz, vacip, sünnet, haram, mekruh ve müstehap ) olarak cevap verilmektedir. 

Akademik olarak yapılan çalışmalarda fıkıh terimi daha az kullanılmakta ve bunun yerine İslam Hukuku tercih edilmektedir. Fakat bu isimlendirme çok eski olmamakla beraber ilk olarak Ömer Nasuhi Bilmen, “Hukuku İslamiye” kitabında kullanmıştır. Bu kitaptan önce İslam Hukuku kullanımı görülmemiştir. İlahiyat fakültelerinde İslam Hukuku olarak tabir edilen ve bundan kastedilen ise aynıdır.

Fıkıh İle Fakih Nedir ve Olmak İçin Ne Gereklidir?

İmamı Serahsi Hz. bir eserinde şöyle buyurmuştur:

Bir kimsenin sahip olduğu bilgiye fıkıh diyebilmek ve okimsyede fakih diyebilmek için 3 temel esas vardır.

  1. Bilgiyi öğrenmiş ve kabul etmiş olmalıdır.
  2. Onun dayanaklarını araştırıp delillerini öğrenmiş olmalıdır.
  3. Mutlaka o bildiği ile amel etmelidir.

İşte böyle 3 esasa uyan bilgiye fıkıh uygulayanada Fakih denir. Fakat aksini düşünürsek Örneğin: bildiği ile amel etmiyorsa bu kişiye ancak ravi denir.

Ravi: Bir bilgiyi öğrenip aktarana denir.

Eğer insan bildiği ile amel ederse hem ravi olur hem de fakih olmuş olur.”

Kur’an’da Geçen ve Efendimiz’in (s.a.v) Kullanımına Göre Fıkıh Nedir?

Fıkıh kelimesi Kur’an-ı Kerim’de çeşitli terkipler içerisinde yaklaşık olarak 22 yerde geçmektedir. Bunların her birisinde söylenen sözü anlayıp ve anladığını yapma anlamı vardır. Fıkhın Aydınlığında İbadet ve Hayat Kitabı’nın  1. cildinde (semerkand yayınları) özellikle bu ayetlerin hepsini ayrı ayrı ele alıp köklerini ve kullanımlarını izah edilmiştir. Fakat bir ayet-i krime var ki o fıkhın istilah olarak müslümanlar arasında kullanılmasının adeta esasını teşkil ediyor. İşte bu sure tevbe süresinin 22. Ayetidir.  Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:

  • وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟
    ﴿١٢٢﴾
  • ﴾122﴿

    Bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.

Mevla (c.c.) fıkıh manasını buradaki ” لِيَتَفَقَّهُوا  ” kelimesini tafakkuh babından kullanarak ifade etmiştir.

Bu ayetler hicretin 9. senesinde gerçekleşen Tebuk gazvesi’inden dönerken nazil olmuştur.

Alah (azze ve celle) şöyle buyurmuştur: Medine-i Münevvere ve yakınlarında bulunan hiç kimseye Alah Rasulü (s.a.v) sefere çıkmaya karar verdiğine arkada kalması layık değildir.

Bu ayet ile Allah (azze ve celle) kimsenin arkada kalmamasını ve Peygamber efendimiz (s.a.v) ile nefer etmesini buyurmuştur.

Nefer: Beraber yolculuk yapmak demektir.

Tebuk gazvesine kadar Allah Rasulü (s.a.v) bir karar verdiğinde bütün müminler (dizleri tutan herkes) Peygamberimiz (s.a.v) ile beraber gidiyorlardı.

Meşhur bir olay: Tebuk gazvesine gitmeyenler hep kınanmıştır ve üç tane sahabi mazeretsiz bir şekilde 50 gün gibi boykotan sonra Allah (azze ve celle) onları affettiğini ferman buyurdu.

Ayetin başına “artık herkesin nefer etmesi gerekmez” diyor.  Neden? Çünkü: islam toprakları  o zaman çok genişlemişti ve Tebuk denilen yer ise Medine-i Münevvere-ye 1000 km civarında uzakta bir mekandır.

Çeşitli yerlerde ve çeşitli kabileler müslüman oldular ve artık  Mevla (azze ve celle) buyurdu ki:وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ  “Artık herkesin Rasulullah (s.a.v) ile nefer etmesi gerekmez”. Fakat ayetin devamında ise فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ Allah (azze ve celle )”Her fırkadan bir gurup gitmesi gerekmez miydi? (Yani gitmeliydi)” buyuruyor.

Peki niçin gitmeliydi?

Çünkü: ”  لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ  ” (Dindeki fıkhı bizzat elde etmek için.)

Burada “dindeki fıkıh” kelimesini Bütün Alimler şöyle açıklamıştır:

Rasulullah’ın (s.a.v ) anladığı ve yaşadığı müslümanlıktır. Bu da bizzat Efendimiz (s.a.v) ile beraber olupta elde edilebilecek bir anlayış ve yaşayıştır. ” لِيَتَفَقَّهُوا  ” Kelimesi ise Allah Rasulü’nün (s.a.v) anlayış ve yaşayışına bir fiil onla beraber olmak suretiyle ondan almak yaşamak demektir.

Bu Ayet-i Kerime herkse gidemiyorsada bir gurup mü’min arasına bir taifenin Efendimiz (s.a.v) ile beraber gitmesini ve Efendimizin (s.a.v) dindeki anlayış ve yaşayışını bir fill onla beraber almasını emrediyor.

Fakat takip eden kısımda da bir başka görev var. Şöyleki:

  1. لِيَتَفَقَّهُوا  Efendimiz (s.a.v) ile beraber gidin ve onun dindeki anlayış ve yaşayış biçimini alın.
  2. وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا  Kavimlerin (yani gidemeynelerin) yanına döndüklerinde onlara izar edecekler (anlatacaklar).

Bu ikinci görevle de Alimler diyor ki: Tavakkuh etmek ile bütün müminler sorumludur. Bir kısmı bizzat Rasulullah’ın (s.a.v) yanına gidip onunla beraber olacaklardı ve onlar bizzat gidip almak ile mükelleftiler. Gidemeyenlerin yanınada bu gidenler geri döndüklerinde izar edecekler (açıklama yapacaklar) onlarda ayetin devamında buyurduğu gibi: لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟ yanlış yaptıkları şeylerden sakınırlar ve hizaya girerler. İşte bu sefer geri kalanlarda mes’ul oluyor. İşte o zaman diyor ki bütün alimlerimiz:

Allah Rasulü’nün (s.a.v) bir fiil anlayış ve yaşayışıyla hem Efendimiz (s.a.v) ile beraber olanlar mes’ul, hem de onlar kabilerin yanına (mürşit olarak) geri  döndüklerinde de onların kavimleri onlardaki anlayıi ve yaşayışı bizzat alıp yaşama ile mes’uldürler.

Özet Olarak: Tevbe Suresi 122. Ayet Bütün ümmet-i Muhammed’i (s.a.v) tavakkuh etmek ile mes’ul tutmaktadır. Ya bizzat fıkıh ehlinin yanına giderek veyahutta onlardan alanlar ile birlikte olup onlardaki fıkhı alıp yaşamakla mesuldürler.

Peki Efendimiz (s.a.v) Zamanında Olanların Durumu Böylede Olmayanların Ne Olacak?

Bu ayet-i kerimede Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) sonrası için ne olacağına da ışık vardır. Hani Medreselerde icazet geleneği vardır ya,

İcazet Geleneği Nedir?

Bir talebe bir medreseye gider, okuması ve ezberlemesi gereken bütün kitapları bitirir ise hocası (icazet vermekle izinli olan) ona Medreseyi bitirdiğine, artık Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) kurduğu Ashab-ı Suffe’ye katıldığına ve artık insanlara yol gösterebileceğine dair belge verir. Bu belgede ise hocasının icazet aldığı ve onun icazet aldığı yazmakta ve bu böylelikle Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) kadar gitmektedir. İşte bu, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) bu zaman kadar yetişerek gelen alimlerin listesinde artık kendisininde yazılı olduğunu anlatır

Hem Medrese yoluyla ilmi  icazet geleneği var hem de bir taraftan bir fiil ahlak edinip yaşantı olarak amelle ve zikir ile bir tasavvufi icazet geleneği var.

Aslında bu iki gelenek bu ayetin ışığında bir vucubiyeti (lazımlılığı )yerine getiren geleneklerdir.

 

Comments

So empty here ... leave a comment!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenar Çubuğu